Trabzon'da Üç Bardak Çay
Başı da çay, ortası da, sonu da. Hiç beklemediğim bir hikaye.
Trabzon’a doğu mutfağı için geldim. Karadeniz’in temiz havasını içime çekmek için. Ve umarım geleneksel bir hamam deneyimi yaşarım diye.
Elimde bir program yoktu. Sadece yürüdüm, yalnız başıma, sokaklara bıraktım kendimi. Kokular beni bir sonraki tezgaha götürdü. Kameramsa bir sonraki camiye. Sonra dar taş bir sokakta boyanmış ahşap bir tabelanın peşine takıldım. İleride hamam varmış.
Buhar bekliyordum. Mermer. Eski çiniler.
Ama girdiğimde gördüğüm şey bambaşkaydı: iskele, sıvalı duvarlar, toz, ve daha önce dinlenme salonu olan yerde oturup çay içen iki adam.
Yakınlarda başka bir hamam var mı diye sordum. “Sağa dön, sola dön, iki blok ilerle” demediler. Belirsizce bir yere işaret de etmediler. Önüme bir tabure çektiler ve bir bardak çay koydular.
Kaldım.
Yıkım halindeki o odada, lale bardaklardan sıcak Karadeniz çayı içerken, hamanın restore edildiğini anlattılar. Adam tarif etmeye başlamıştı ki durdu. Bir an düşündü. Sonra, “Yok, seni götüreyim,” dedi.
Çaylarımızı bitirdik. Arkadaşını bıraktık ve birlikte çıktık sokağa. Balık pazarlarından geçtik, fırın dumanlarından. Eski taş duvarlara top çarpıştıran çocukların olduğu avlulardan. Tam yolun ortasında, küçük bir çay önünde durdu. Tereddütsüz: “Bir tane daha içelim,” dedi.
Yeniden oturduk. Ve bu sefer sadece ikimiz değildik. Etraftaki adamlar merakla, bir tebessümle eğildi masaya. Bir yabancının Türkçe konuşabilmesine şaşırmış, bu şaşkınlıktan keyif alıyorlardı. Sanki kasabayı oraya çekmiş gibi hissettim: Fırıncı, yeğen, komşu, polis memuru, komşu eczacı. Dakikalar içinde hikayeler anlatıyorlar, sorular soruyorlardı, gülerek sarılıyorlardı. O bir saatliğine dışarıdan biri değildim. Onlardan biriydim. Cebimi aramadan önce adam hesabı ödedi.
Yürümeye devam ettik. Dükkânları gösterdi, nerede büyüdüğünü anlattı, en sevdiği restoranları, en iyi ekmek satan fırını. Sonunda, merkezin dışında, boş bir otoparkın arkasında, hamama ulaştık. Bana neredeyse bin yıllık olduğunu söyledi. Selçuklu döneminden kalma. Yüzyıllarca terk edilmiş, 1960’larda restore edilmiş. Öğleniydi ve içerisi boştu. Soyunmadan, giysilerimizle, mermer odalar arasında dolaştık. Sanki burada yıkananların hayaletlerini arayan arkeologlar gibiydik.
O gece geri döneceğimi söyledim. Şehri biraz daha gezecektim. Tokalaştık, öpüştük, vedalaştık.
O akşam döndüm.
Aynalar buhara bulanmıştı. Havlulu adamlar sıcak mermerin üzerinde oturuyordu. Hava okaliptüs kokuyordu. Ve işte oradaydı. Aynı adam. Gülümsüyordu. Geri döneceğimi umduğu için geldiğini söyledi.
Yıkandık. Konuştuk. Sonra tahta şezlonglara uzandık. Saçlarımız ıslaktı, tenimiz kızarmıştı. Bir garson taze çay getirdi. Günün üçüncüsü.
Çay maceraya başladı.
Çay beni çembere aldı.
Çay geceyi kapattı.
Ve o gece Trabzon’da, saatler önce tanıştığım bir adamla bin yıllık bir hamamda, bu ülkenin neden bardak bardak çay içtiğini anladım.
Türkiye’de çay sadece bir içecek değil. Daha büyük bir şeye davettir.
Bir bardak duvarları yıkar.
İki bardak sizi dost eder.
Üç bardak sizi aile yapar.
Okuduğunuz için teşekkür ederim
Umarım bu hikâyeyi okumaktan, en az benim yazmaktan aldığım kadar keyif aldınız. Çalışmalarımı desteklemek ve bu tür hikayelerin devam etmesini istiyorsanız, bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz. Her bardak, keşfetmeye, tatmaya ve hayatı lezzetli kılan deneyimleri paylaşmaya devam etmeme yardımcı olur. Bazen o bardak çay da olabilir tabii!
Bir bardakla dostluk başlayabilir, ikincisiyle derinleşebilir… peki sizin üç bardaklık hikâyeniz nedir?
Bu yazı, özgün İngilizceden Türkçeye ben çevirdim. Hikâyeyi İngilizce okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz:



